Translate

15 Şubat 2026 Pazar


 


RUMELİ BİLGİLERİ


YABANCI SEYYAHLAR

Rumeli’yi gezen yabancı seyyahların tuttuğu notlar, çoğu zaman masum bir gezi hatırası değildi. Yazılanlar; siyasi, askerî ve misyoner amaçlarla toplanan istihbarat niteliği taşıyordu. Köyler ve halklar, yerinde gözlemden çok, kendi devletlerinin çıkarlarına göre sınıflandırıldı ve kayda geçirildi. Bu nedenle seyyah metinleri, dönemin güç mücadelelerinden bağımsız ve tarafsız kaynaklar olarak değerlendirilmemelidir


HARİTALAR


Haritalar 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında hazırlanan Rumeli haritaları çoğunlukla bilimsel meraktan değil, toprak ve nüfuz mücadelesi için üretildi. Balkanlar’daki devletler ve büyük güçler, bir bölgeyi sahiplenebilmek için nüfus çoğunluğunu kendi milletlerinden göstermek istedi. Bu nedenle aynı köy farklı haritalarda farklı etnik kimlikle gösterildi; haritalar siyasî ve askerî iddiaların aracı olarak kullanıldı.


Bağımsız Araştırmacı Yazar Hüsnü Yazıcı

 1923 Lozan Mübadelesi sonrasında Selanik’te bırakılan yüksek değerli mülkler ile Bahçeköy’de verilen sınırlı tarım araçları ve küçük bir ev arasında ciddi bir değer farkı oluştu. Mübadeleyle gelen aileler, bıraktıkları geniş topraklar ve varlıklı yaşamın yerine bir öküz, bir pulluk, 10 dönüm tarla ve az miktarda tohumla yeni bir hayata başlamak zorunda kaldı. Bu tablo, mübadelenin ekonomik dengesizliğini ve yeni hayata zor başlangıcı açık biçimde ortaya koymaktadır.








12 Şubat 2026 Perşembe




 

10 Şubat 2026 Salı








Selanik sancağına bağlı Karacaova (Moglena) bölgesinde Türk iskânı, yalnızca tarihî belgeler ve birincil kaynaklar üzerinden değerlendirilmelidir. İnanç ve varsayımlar değil, imparatorluk mühürlü belgeler ve arşiv kayıtları esas alınır.
Bizans dönemi birincil kaynakları, bölgede Osmanlı fethinden önce Türk kökenli toplulukların varlığını açık biçimde göstermektedir. 1091 Lebounion Savaşı sonrası Bizans İmparatorluğu, yenilen Peçenek gruplarını Moglena (Karacaova) bölgesine yerleştirmiştir. Bu yerleştirme askerî ve ziraî amaçlıdır. Bizans kronikleri ve Zonaras’ın kayıtları, Peçeneklerin bölgeye iskân edilerek asker ve çiftçi statüsüyle yerleştirildiğini doğrular.
yüzyıla ait imparatorluk mühürlü belgeler de Türk varlığını teyit eder. Andronikos I Komnenos dönemine ait ve Büyük Lavra Manastırı arşivinde bulunan 1184 tarihli prostaxis belgesi (Lavra belgesi), Kuman topluluklarının Moglena’da kayıtlı ve yerleşik olduğunu gösterir. Bu belge, imparatorluk mührü taşıyan resmî bir kayıt olup bölgede Osmanlı öncesi Türk iskânının doğrudan kanıtıdır. Peçenek ve ardından gelen Kuman grupları, Bizans idaresi altında vergiye bağlanmış ve yerleşik nüfus yapısına dahil edilmiştir.
Osmanlı fethi sonrasında bölgedeki Türk varlığı sistemli bir iskân politikasıyla güçlendirilmiştir. Osmanlı arşivlerindeki müdevver defterler, tahrir defterleri ve 1831 nüfus defterleri Karacaova, Yenice Vardar ve Vodina çevresinde Evlad-ı Fatihan yerleşimini açıkça kaydeder. Evlad-ı Fatihan köyleri, fetihlere katılan gazi ve akıncı nesillerinin Rumeli’de iskân edilmesiyle oluşmuş, askerî ve stratejik nitelikli yerleşimlerdir. Bu köyler, Osmanlı devlet teşkilatı içinde özel statüye sahip olup vergi muafiyetleri ve askerî yükümlülükleri belgelerde açıkça belirtilmiştir.
Sonuç olarak Karacaova bölgesinde Türk iskânı iki ana safhada belgelerle izlenebilir: Bizans döneminde Peçenek ve Kuman yerleştirmeleriyle başlayan erken Türk varlığı ve Osmanlı fethi sonrası Evlad-ı Fatihan iskân politikası. Bu tarihî süreç, imparatorluk mühürlü Bizans belgeleri ve Osmanlı arşiv kayıtlarıyla sabittir; yorum veya inançla değil, doğrudan belge ile yazılır.


 



 


Selanik sancağına bağlı Karacaova (Moglena) bölgesi, Osmanlı fethinden önce de Türk varlığının görüldüğü bir sahaydı. XI. yüzyıl sonlarından itibaren Bizans kaynakları, bölgeye yerleştirilen Peçenek ve ardından gelen Kuman topluluklarını kaydeder.

1091 Lebunion (Enez/Edirne) Savaşı’nda Bizans’a yenilen Peçeneklerin sağ kalanları imparator Aleksios Komnenos tarafından Moglena (Karacaova) bölgesine aileleriyle birlikte yerleştirildi. Bu yerleştirme askerî iskân niteliğindeydi. Peçenekler Bizans hizmetine alınarak süvari ve sınır askeri olarak kullanıldı; aynı zamanda çiftçi-yerleşik nüfus haline getirildi. Bizans tarihçisi Ioannes Zonaras, Lebunion yenilgisi sonrası kurtulan Peçeneklerin Moglena’ya yerleştirildiğini ve sonradan Bizans ordusunda görev aldıklarını yazar.


Türk konargöçer varlığı XII. yüzyılda da devam etti. İmparator Andronikos I Komnenos’un 1184 tarihli Lavra (Büyük Lavra Manastırı) prostaxis belgesi, Kumanların Moglena ve çevresindeki manastıra ait yaylaklarda hayvan otlattığını ve vergi verdiğini kaydeder. Bu kayıt, Kumanların Bizans’a bağlı, yerleşik ve kayıtlı bir topluluk olarak Karacaova sahasında bulunduğunu gösterir.


Belgeli ✅


Kaynak: Ortaçağ Araştırmaları Dergisi 2022, s.499; Ioannes Zonaras; 1184 Lavra prostaxis belgesi.


Peçenekler Lebunion Savaşı’nda hezimete uğratıldılar. Zonaras’a göre

kurtulanlar Moglena’ya yerleştirildiler [25, s. 303–304] ve sonraları Bizans

ordusunda süvari olarak görev aldılar. Peçenekler Birinci Haçlı Seferi

sırasında Haçlıları takip etmek ve Haçlı ordularının kırsal bölgeleri

yağmalamalarını önlemekle görevlendirildiler [48, s. 18–19]. 1122’de 


Moglena (karacaova) ve Lavra Belgesi (1184) İmparator Andronikos I Komnenos’un 1184 tarihli prostaxis belgesi, Kumanların Büyük Lavra Manastırı’na ait yaylaklarda hayvanlarını otlattığını ve vergi ödediğini kaydeder.


1184 tarihli Lavra prostaxis belgesi, Moglena (Karacaova) bölgesinde Kumanların yerleşik ve vergiye bağlı bir topluluk olarak bulunduğunu açıkça göstermektedir.

İmparator Andronikos I Komnenos dönemine ait bu belgede, Kumanların Büyük Lavra Manastırı’na ait yaylak ve mera alanlarında hayvan otlattıkları ve “pakton” vergisi ödedikleri kayıtlıdır.

Bu kayıt, Karacaova’da Osmanlı’dan önce Türk varlığının yerleşik, kayıtlı ve Bizans idaresi altında bulunduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır.

Kaynak: Actes de Lavra I, no.66 (1184); Mark C. Bartusis, 2012.

8 Şubat 2026 Pazar




 





1720 yılına gelindiğinde bölgenin idari yapısında belirgin bir değişim görülür. 16. yüzyılda tahrir defterlerinde ayrı bir kaza ve yerleşim alanı olarak görülen Olivir adı, 18. yüzyıl başlarında kaybolur ve yerini Karacaova bölge adı alır. Bu dönemde Karacaova, idari olarak Karacaabad kazası içinde değerlendirilir ve kayıtlar bu yeni düzen üzerinden tutulur. Böylece Olivir’e bağlı köyler de Karacaabad ve Yenice-i Vardar idari sistemi içinde yeniden sınıflandırılır.

1600’lü yılların başlarında savaşlar,  salgınlar ve ekonomik zorluklar sebebiyle Rumeli’nin birçok köyünde yerel hiristiyan nüfus azalmış, bazı köyler kısmen boşalmıştır. 17. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı idaresi bu durumu dengelemek amacıyla yeniden iskân politikası uygulamaya başlamıştır. 1720 yılı müdevver ve avarız defterlerinde görüldüğü üzere, nüfusu azalan veya boşalan köylere Evlad-ı Fatihan zümresinden aileler ile birlikte karma Müslüman nüfus yerleştirilmiştir. Bu iskân hareketi yalnız askerî amaçlı değil, aynı zamanda üretimi artırmak, vergi düzenini yeniden kurmak ve bölgedeki Osmanlı varlığını güçlendirmek amacı taşımaktadır.

Evlad-ı Fatihan olarak kaydedilen nüfus, Rumeli’nin fethinden itibaren bölgeye yerleştirilen Türk-yörük kökenli askerî ailelerin torunlarıdır. 18. yüzyılda bu zümre yeniden teşkilatlandırılmış ve nüfusu azalan köylere yerleştirilerek hem güvenlik hem de tarımsal üretim açısından bölgenin canlandırılması hedeflenmiştir. Bu süreçte bazı köyler tamamen Müslüman nüfus ağırlıklı hale gelirken, bazı köylerde ise yerli Hristiyan halk ile birlikte karma yerleşim düzeni oluşmuştur.

1720 kayıtları, Karacaova ve çevresinde köy sayısının ve hane miktarının arttığını, özellikle Yenice-i Vardar ve Karacaabad hattında nüfusun yeniden toparlanma sürecine girdiğini göstermektedir. Böylece 16. yüzyılda nüfus kaybı yaşayan yerleşimlerin önemli bir bölümü 18. yüzyıl başlarında Evlad-ı Fatihan ve Müslüman iskânı ile yeniden canlanmış, bölgenin demografik yapısı belirgin biçimde değişmiştir. Bu dönüşüm, Karacaova’nın yalnızca coğrafi bir bölge adı değil, aynı zamanda yeniden yapılandırılmış bir iskân ve idari düzenin merkezi haline geldiğini ortaya koymaktadır.


1600’lü yıllarda Yenice-i Vardar ve Karacaova bölgesinde yerli Hristiyan nüfusun azalmasının temel nedeni doğrudan savaş değil, savaşların oluşturduğu ekonomik ve güvenlik baskısıdır.

1593-1606 Osmanlı-Avusturya (Uzun Türk) savaşları sırasında bölgeden yoğun asker ve zahire sevkiyatı yapılmış, köyler ağır vergi ve iaşe yükü altında kalmıştır.

1600-1620 arasında salgın hastalıklar ve kıtlık Balkanlar’da nüfusu ciddi biçimde düşürmüştür.

1683-1699 Osmanlı-Avusturya savaşları ve ardından gelen karışıklık döneminde bazı köyler kısmen boşalmış, göçler artmıştır.

Bu süreç sonucunda Yenice-Vardar ve Karacaova köylerinde 17. yüzyıl boyunca hane sayısı azalmış, bazı köyler küçülmüş veya geçici olarak zayıflamıştır.

18. yüzyıl başında ise boşalan ve nüfusu azalan köylere Evlad-ı Fatihan ve Müslüman iskânı yapılarak yerleşim düzeni yeniden güçlendirilmiştir.


1530

Yenice-i Vardar: 40 köy

Vodina: 32 köy

Olivir (Karacaova): 24 köy

Toplam: 96 köy

1720 (Yenice-i Vardar – Vodina – Karacaabad)

Toplam köy: 146

Evlad-ı Fâtihan kayıtlı köy: 51

Karacaova (Karacaabad): 18 köy

Karacaova köylerinin 14’ü Evlad-ı Fâtihan kayıtlıdır

1530–1720 arası köy artışı: +50 köy

7 Şubat 2026 Cumartesi







Balıkesir’den gelen Karacaovalı 230 hanenin Kemerburgaz’da iskân edildiğini gösteren resmî devlet kaydıdır.
Anlamı:
1924 nüfus mübadelesi ve sonrasındaki yerleştirme politikası kapsamında, Rumeli/Karacaova kökenli muhacirlerin bir kısmı önce Balıkesir’e alınmış, ardından Kemerburgaz’a toplu yerleştirme yapılmıştır. Bu belge o sevkiyat ve yerleşimin resmî kaydıdır.
Teknik bilgiler:
Kurum: İskân Müdürlüğü (Cumhuriyet Hükümeti)
Fon: 272-0-0-11 / İskân
Tarih: 27 Ekim 1924
Konu: Karacaova muhacirlerinin yerleştirilmesi
Yer: Kemerburgaz
Hane sayısı: 230 (yaklaşık 900–1200 kişi demektir)
#rumeli
#mübadele 
#mübadil 
#Kemerburgaz 
#Balıkesir


 

 

2 Şubat 2026 Pazartesi

 7 Ocak 1930 tarihi itibarıyla

İstanbul ve kazalarına yerleştirilen mübadil ve muhacirler

Cumhuriyet arşiv kayıtlarına göre, 7 Ocak 1930 tarihinde İstanbul vilayeti ve kazalarına yerleştirilen mübadil ve muhacirlerin sayısı aşağıdaki gibidir:

İstanbul Merkez Kazası:

Kadın 6.941 – Erkek 8.370 – Toplam 15.311

Beyoğlu:

Kadın 4.710 – Erkek 5.528 – Toplam 10.238

Üsküdar:

Kadın 4.117 – Erkek 1.463 – Toplam 2.574

Adalar:

Kadın 43 – Erkek 53 – Toplam 96

Bakırköy:

Kadın 1.300 – Erkek 1.161 – Toplam 2.461

Çatalca:

Kadın 6.546 – Erkek 6.911 – Toplam 13.427

Şile:

Kadın 16 – Erkek 29 – Toplam 45

Kartal:

Kadın 2.196 – Erkek 2.163 – Toplam 4.359

Beykoz:

Kadın 250 – Erkek 308 – Toplam 558

Silivri:

Kadın 1.209 – Erkek 8.073 – Toplam 9.282

Genel toplam:

Kadın 24.292 – Erkek 34.054 – Toplam 58.346 kişi.

Bu rakamlar, mübadele ve Balkan göçleri sonrası İstanbul’da kalıcı olarak nüfusa dâhil edilen mübadil ve muhacirleri göstermektedir. 1930 yılı itibarıyla bu kişiler artık geçici iskân kapsamında değil, İstanbul nüfusunun bir parçası olarak kabul edilmiştir.

1927 ve 1935 genel nüfus sayımları birlikte değerlendirildiğinde, 1930 yılı itibarıyla İstanbul’un nüfusu yaklaşık 780.000 kişi olarak kabul edilmektedir. Buna göre, İstanbul’a yerleştirilen 58.346 mübadil ve muhacir, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 7–8’ini oluşturmaktadır.

Kaynak:

Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri

272-0-0-11 / İskân

07.01.1930


Hüsnü Yazıcı

Bağımsız araştırmacı yazar


#rumeli

#balkan

#mübadil

#mübadele

#iskan







1 Şubat 2026 Pazar

 1924 tarihli bu belge, kasabalarda terk edilmiş evler bulunmasına rağmen bu evlerin asker ve bazı memurların ileri gelenleri tarafından işgal edildiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle mübadeleyle gelen muhacirler barınacak yer bulamıyor, cami köşelerinde kalmak zorunda bırakılıyor. Devlet, yaşanan bu açık adaletsizliği tespit ederek işgal edilen terk evlerin muhacirlere verilmesini istiyor. Bu kayıt, mübadele sonrası dönemde muhacirlerin nasıl bir barınma kriziyle karşı karşıya kaldığını ve yerel düzeydeki keyfî uygulamaları açık biçimde göstermektedir.




 


Mübadele resmen 1923 Lozan Anlaşması ile yapıldı.

Ama sistem o tarihte kurulmadı.

19 Ocak 1916 tarihli İSKAN belgesi, devletin mülkiyet ve iskân politikasını çok daha önce belirlediğini gösteriyor.

Bu belgede, geldiği yerde mal bırakanlarla, herhangi bir karşılığı olmayan göçmenler ayrı statüde değerlendiriliyor.

Devlet şunu net koyuyor:

Mal bırakanlar karşılık esaslı, diğerleri ise yardım esaslı iskân edilir.

Özetle:

1916’da kural kondu

1923’te uluslararası anlaşmayla uygulandı

Mübadele ani bir karar değil, önceden hazırlanmış bir devlet politikasıdır.

Belgeli ✅

Kaynak: T.C. Devlet Arşivleri Başkanlığı – İSKAN Fonu

272-0-0-11 / 9-21-4 (19.01.19




16)

https://www.devletarsivleri.gov.tr

25 Ocak 2026 Pazar

Mübadele kapanış belgesi


 



1923 Lozan Antlaşması uyarınca yürütülen Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi,

Milletler Cemiyeti gözetiminde faaliyet gösteren Karma Mübadele Komisyonu

tarafından tamamlanmıştır.

Bu belgede, 19 Ekim 1934’te İstanbul’da imzalanan nihai raporun

2 Ocak 1935’te Cenevre’de Konsey’e sunulduğu

ve tüm üye devletlere resmen gönderildiği kayıt altına alınmaktadır.

Belge, mübadelenin uluslararası hukuk bakımından resmen kapandığını göstermektedir.

Mübadele resmi karar







Açıklama Metni:
Mübadele, yalnızca insanların yer değiştirmesi değil; mal ve mülkün de devletler arasında kayıt altına alınarak tasfiye edilmesidir.
Lozan Antlaşması uyarınca, Yunanistan’da kalan Müslüman Türk nüfus, ata topraklarında bıraktıkları taşınır ve taşınmaz mallarıyla birlikte mübadele kapsamına alınmıştır. Bu mallar, mübadele komisyonları tarafından tespit ve kayıt altına alınmış, karşılığında Türkiye’de iskân edilecekleri yerler devlet kararıyla belirlenmiştir.
Bu süreç, bireysel tercihlerle değil; uluslararası antlaşma ve uygulama yönetmelikleriyle yürütülmüş, mübadeleye tâbi nüfusun yerleştirilmesi hukukî ve idarî esaslara bağlanmıştır.
Bağımsız araştırmacı yazar Hüsnü Yazıcı


 


 

18 Ocak 2026 Pazar

Dinî çevrelerin karşı çıktığı uygulamaların TAM LİSTESİ


Dinî çevrelerin karşı çıktığı uygulamaların TAM LİSTESİ

1) Türkçe ezan, Türkçe hutbe, Türkçe dua

→ Gerekçe: “Arapça kutsaldır”

→ Gerçek: Ayet yok, zorunluluk yok

2) Şapka Kanunu

→ Gerekçe: “Gavur işi”, “secde olmaz”

→ Gerçek: Başlık din değildir

3) Kıyafet devrimi (sarık–cübbe sınırlandırması)

→ Gerekçe: “Sünnet elden gidiyor”

→ Gerçek: Kıyafet örftür

4) Tekke ve zaviyelerin kapatılması

→ Gerekçe: “İrşat engelleniyor”

→ Gerçek: Örgütlü dinî güç dağıtıldı

5) Tarikatların yasaklanması

→ Gerekçe: “Tasavvuf bitiyor”

→ Gerçek: Devlet içinde paralel yapı istemedi

6) Medreselerin kapatılması

→ Gerekçe: “Din eğitimi yok ediliyor”

→ Gerçek: Eğitim birleştirildi, denetime alındı

7) Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği)

→ Gerekçe: “Din elden gidiyor”

→ Gerçek: Çift başlı eğitim bitti

8) Laiklik ilkesinin kabulü

→ Gerekçe: “Devlet dinsizleşiyor”

→ Gerçek: Devlet mezhepsizleşti

9) Latin alfabesine geçiş

→ Gerekçe: “Kur’an okunamaz”

→ Gerçek: Kur’an dili Arapça, alfabe değil

10) Ayasofya’nın müze yapılması

→ Gerekçe: “Fetih ruhu”

→ Gerçek: Dini zorunluluk yok, sembol meselesi

11) Türbelerin kapatılması

→ Gerekçe: “Evliya düşmanlığı”

→ Gerçek: Hurafe ve aracılık sona erdi

12) Evliya, keramet, yatır kültünün sınırlandırılması

→ Gerekçe: “Maneviyat bitiyor”

→ Gerçek: Din–hurafe ayrıldı

13) Kadınların kamusal hayata girmesi

→ (okul, iş, meclis, sahne)

→ Gerekçe: “Fitne”

→ Gerçek: Toplumsal rol değişti

14) Karma eğitim

→ Gerekçe: “Ahlak bozulur”

→ Gerçek: Pedagojik tercih

15) Kadınlara seçme–seçilme hakkı

→ Gerekçe: “Kadın yönetemez”

→ Gerçek: Dinde yasak yok

16) Soyadı Kanunu

→ Gerekçe: “Atalar siliniyor”

→ Gerçek: Ağa–şeyh hiyerarşisi çöktü

17) Unvanların kaldırılması (ağa, şeyh, hafız vb.)

→ Gerekçe: “İtibar gidiyor”

→ Gerçek: Kişisel ayrıcalık bitti

18) Mezarlık ve defin düzenlemeleri

→ Gerekçe: “Gelenek bozuluyor”

→ Gerçek: Kamu düzeni

19) Miladî takvim, saat ve ölçü birimleri

→ Gerekçe: “Gelenek”

→ Gerçek: Modernleşme

20) Hukukun şeriat yerine laik esaslara bağlanması

→ Gerekçe: “Allah’ın hükmü”

→ Gerçek: Devlet hukuku evrenselleşti

21) Ceza hukukunun dinden ayrılması

→ Gerekçe: “Hadler uygulanmalı”

→ Gerçek: Çağdaş hukuk

22) Nikâhın resmîleşmesi

→ Gerekçe: “İmam nikâhı yeter”

→ Gerçek: Kadın ve çocuk güvencesi

23) Din adamlığının devlet denetimine alınması (Diyanet)

→ Gerekçe: “Devlet dine karışıyor”

→ Gerçek: Keyfî fetva bitti

24) Ramazan, ibadet ve dinin kamusal zorunluluk olmaktan çıkarılması

→ Gerekçe: “Toplum bozulur”

→ Gerçek: İnanç bireyselleşti

25) Bilimsel eğitim (evrim, fen, tıp)

→ Gerekçe: “Dine aykırı”

→ Gerçek: Bilim alanı ayrıldı

26) Müzik, heykel, resim

→ Gerekçe: “Haram”

→ Gerçek: Sanat yasak değil

27) Tiyatro, sinema, sahne sanatları

→ Gerekçe: “Günah”

→ Gerçek: Ahlak–sanat ayrımı

28) Bayram, tören ve millî semboller

→ Gerekçe: “Bidat”

→ Gerçek: Ulus-devlet inşası

29) Fes, sarık, cübbe dışında kıyafetler

→ Gerekçe: “Taklit”

→ Gerçek: Örf değişir

30) Akıl, eleştiri ve sorgulamanın teşviki

→ Gerekçe: “İman zayıflar”

→ Gerçek: İnanç körlük değildir

TEK CÜMLELİK SONUÇ

Bu itirazların hiçbiri doğrudan ayet zorunluluğuna dayanmaz.

Ortak payda şudur:

Din, inanç alanı olmaktan çıkıp güç ve denetim aracına dönüşünce; modernleşme tehdit gibi algılandı.

Bu tabloyu mümkün kılan siyasal irade Mustafa Kemal Atatürk döneminde netleşti.

Karşı çıkışın hedefi reformlar değil, kaybedilen ayrıcalıklardı.


4 Ocak 2026 Pazar

GENETİK TÜRK” – “KÜLTÜREL TÜRK” MESELESİ

 “GENETİK TÜRK” – “KÜLTÜREL TÜRK” MESELESİ

Türklerin genetik yapısının karma olduğu doğrudur. Ancak bu durum yalnızca Türklere özgü değildir. Tarih boyunca geniş coğrafyalara yayılan, göç eden, savaşan, yerleşen ve farklı toplumlarla temas kuran hiçbir halk biyolojik olarak saf kalmamıştır. Bugün dünyada genetik açıdan homojen kabul edilen tek bir millet yoktur.

Genetik karışım, Türk kimliğini zayıflatmaz. Aksine Türk tarihinin doğal sonucudur. Çünkü Türk kimliği hiçbir zaman yalnızca kan bağı üzerinden tanımlanmamıştır. Türk olmak, DNA oranıyla ölçülen bir aidiyet değil; dil, kültür, tarih ve devlet bilinciyle oluşan ortak bir kimliktir.

Tarih boyunca kurulan Türk devletlerinde resmî ve hâkim dil Türkçe olmuştur. Ancak bu, o devletlerin yalnızca etnik olarak Türklerden oluştuğu anlamına gelmez. Türk devlet geleneğinde esas olan, yöneten unsurun Türk olması ve devletin Türk töresiyle idare edilmesidir. Devletin bünyesinde yer alan farklı kökenlerden topluluklar, Türkçe konuşarak, Türk hukukuna ve kültürüne dâhil olarak zamanla Türk kimliği içinde yer almıştır. Bu durum, Türk devletlerinin kapsayıcı ve dönüştürücü yapısının doğal sonucudur.

Bu nedenle “Türk devleti” kavramı, yalnızca etnik bir tanımı değil; siyasal ve kültürel bir kimliği ifade eder. Türkçe konuşmak, Türk devlet düzeni içinde yaşamak ve bu düzeni benimsemek, tarih boyunca Türk kimliğinin temel belirleyicilerinden biri olmuştur.

“Gerçek Türk yoktur” iddiası bilimsel değil, ideolojiktir. Modern ulusların tamamı uzun etnik oluşum süreçlerinin ürünüdür. Türkler de bu kuralın dışındadır denemez. Farklı kökenlerden gelen topluluklar, yüzyıllar boyunca Türk dili ve kültürü etrafında birleşmiş, ortak bir tarihsel bilinç oluşturmuştur.

Türk tarihini ayakta tutan unsur genetik benzerlik değil; töre, devlet geleneği ve siyasal aidiyettir. Bu unsurları benimseyen herkes, tarih boyunca Türk toplumunun parçası olmuştur. Bu nedenle genetik farklılık, bir zayıflık değil; Türklerin tarihsel yayılımının ve dönüştürücü gücünün göstergesidir.

Türkiye Cumhuriyeti açısından bakıldığında ise mesele nettir. Cumhuriyet, etnik köken ya da inanç üzerine değil, ulusal kimlik üzerine kurulmuştur. Bu topraklarda yaşayan, bu devleti ayakta tutan ve geleceğine sahip çıkan herkes Türk’tür.

Türk olmak bir kan meselesi değil, bilinç meselesidir.

Genetik değişir, kültür kalır.

Devletler yıkılır, gelenek devam eder.

2 Ocak 2026 Cuma

Tarihçilere güvenmiyorum diyenlere

 Tarihçilere güvenmiyorum, yeni tarih yazalım” diyenlere basit bir soru soruyorum: Arşivlere inanmıyorsan neye inanıyorsun? Osmanlı arşivleri padişahlar döneminde tutuldu, Cumhuriyet tarihi ise yerli ve yabancı resmî belgelere dayanarak yazıldı. Bu kayıtların tamamını reddedersen sadece Cumhuriyet’i değil, Osmanlı’yı da inkâr etmiş olursun. O zaman Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethettiğine, Osmanlı’nın üç kıtaya hükmettiğine de inanmıyorsun demektir. Tarih inanç meselesi değildir; belgeyle yazılır. Belgeyi reddeden tarih yazmaz, masal anlatır.